Reklamı Geç
Zeno Mobilya
Lufian
Komagene
Bizim Kebap
Mehmet Haşmet Kolağası

Mehmet Haşmet Kolağası

Mail: hasmetkolagasi@hotmail.com

BİR ZAMANLAR ŞENKÖY TEVEKKÜL VE HUZUR

 

BİR ZAMANLAR ŞENKÖY TEVEKKÜL VE HUZUR

Bayram ziyareti için babamın çocukluktan beri arkadaşı olan Ali Yetkin amcayı ziyaret etmiştim. Ondan neredeyse yüz, hatta yüz elli yıl öncesine ait yaşam manzaraları dinledim ve bunların herkes tarafından bilinmesi gerektiğine inandım. Ali amcayla adeta tek dil olup dinlediklerimi yazıyorum.

1935 yılında, Yani henüz Fransızların bulunduğu dönemde köydeki bölgesel jandarma karakolundan iki jandarma ve yanlarında iki Alman turist ile Ali amcalara gelir ve turistler için barınma talebinde bulunurlar. Ali amcadan babası turistleri köyün baş azası Cemil Zobu’ya götürmesini ister. Evler genellikle geniş tek odalı, çok nadir yedek oda var… O sırada Cemil amca odanın hemen yanındaki ahırdan avluya tezek küreliyormuş. Misafirler kısmen, kuru hayvan gübrelerinin üzerinden bitişik odaya alınmışlar. Evin hanımı Faika teyze misafirlere zeytinyağında iki yumurta kızartır, arpa unundan yapılmış tandır ekmeyi ile sunar. Odada odun yakılan bir ocak var, askıyla üzerine ısıtılması gereken yiyecek, ya da su kabı konur. Ocağa yakın olanlar ısınır, uzaktakiler ise görüntüsüyle yetinirler. Ocağın hemen üstünde raf olarak kullanılan taştan bir çıkıntı var... O yıllarda aydınlanmak için çıra, çok az da yağ kandili kullanılıyormuş. Duvarların dama yakın kısmında bulunan çepe çevre raflar mutfak eşyaları dahil, evin birçok eşyasını alır, duvara yapılan gömme dolap da çeşitli eşyalar için kullanılırdı. Taka denilen daha küçük oyuklar da raf gibi kullanılırdı. Ayrıca duvar içine gömülmüş bir testi tuz deposu olarak kullanılırdı. Oda kapısına yakın bir yerde, bir metre yüksekte ağaçtan yapılmış yuvasına yerleştirilmiş bir testi ve su içmek için kalaylı bir tas testinin yanında bulunurdu.

Aynı yıllarda köyde sadece dört tane kiremit damlı bina varmış. Bunlardan biri camiydi. Damlar toprak ve ottan yapılmış, yağmurdan sonra gevşeyen toprağı sıkıştırmak için damların üstünde loğ taşı bulunurdu, genellikle akrabaların yan yana yaptığı bu evlerin damları bitişik, bazen 200 metre aralıksız damlar devam edermiş. Böylece çıkmaz sokaklı akraba mahalleleri oluşurmuş. Köye girmeden 200 metre önce bir jandarma karakolu, köyün girişinde sağda nahiye müdürlüğü, muhtarlık ve postane binası tek çatılı olarak vardı… Ayrıca hemen solda okul ve okulun bitişiğinde üç katlı bir hastane bulunuyordu. Cemilin Kahvesi olarak bilinen binanın üzerinde o yıllarda bir otel varmış. Daha sonra üst kat yıkılmış.

Baş Aza Cemil amcadan bahsetmişken onu daha yakından tanımalıyız. Birinci Dünya Harbi esnasında köyün gençleri cepheden cepheye giderler ve bir kısmı şehit olur. Ne de olsa bu köy bir zamanların serhat şehriydi. Bu savaşlardan biri Küttül Amara savaşıdır. Dul kalan kadınlardan biri de Faika kadındır. Aile büyükleri yetim çocukların durumunu da göz önünde bulundurarak, yaşça küçük olmasına rağmen Cemil amcanın Faika teyzeyle evlenmesini isterler.

1932 yılında Köye 20- 30 civarında otomobil gelir. Taksi benzeri bu araçlara ‘Landon’ denir. Bu otomobille ilk tanışmadır. Rahmetli Selim amca bastonuyla arabanın gözlerine, yani farlarına dokunur. Bu arada bir cümle işitilir, “Falanca ağanın atından hızlı süyürdüyor.” 1950’li yılların sonuna doğru köye iki adet burunlu Chevrolet marka araba servise konur. Sonraki yıllarda ek taksiler de devreye girmişti. Sabah erkenden Antakya’ya gider, Öğleden sonra köye dönerlerdi. Dönüş saatlerinde köyün çocukları, hatta meraklı büyükler postane civarında arabaların gelişini beklerlerdi. Çocukların elinde telle yapılmış tekerlekler araba niyetine kumanda edilirdi. Bizim gibi yazlıkçılar da köyün bu tip etkinliklerine katılırdı. Katıldığımız etkinliklerden biri de harman yerindeki faaliyetlerdi. Altına keskin çakmak taşlarının yerleştirildiği gem (döven) bir at tarafından dairesel hareketle çekilir, altındaki buğdayları saman ve başaklarından ayırırdı. Dönerek yapılan bu faaliyetin merkezinde

çekilmiş samanlar bulunurdu. Daha sonra bu saplar havaya yaba ile savrularak rüzgarda buğday ve samanın ayrılması sağlanırdı. Harman sezonu boyunca rüzgar hiç durmaz… Biz genellikle tribüne benzer yükseltide oturarak bu faaliyeti izlerdik. Bazen gem üzerine de davet edilirdik. Bu düzlükler bunun dışında aba güreşleri için kullanılırdı. Çoğu zaman da harman yeri terk edilmişliğinden şikayet eder gibi olurdu.

Bazı yaz geceleri çuvalların üst kısmındaki buğdaylara erkekler ritmik şarkı benzeri tekerlemeler söyleyerek, uzun tokmak benzeri aparatla vurarak dövme denilen buğday üretirlerdi. Elektriğin bulunmadığı bu dönemlerde gece tuvalete giderken gökyüzüne bakamazdınız. Samanyolu adeta bir bulut gibi ve yıldızlar sizi uzaydan gözleyen milyarlarca göz gibi parlar, gökyüzünde yıldızlardan boşluk bulamazdınız. Bu heybet size hayret ve korku yaşatırdı.

1930’lu yıllarda köy kahvesinde bir radyo varmış ve kavanozla yapılmış sulu pille çalışırmış; İkinci Dünya Harbi esnasında köye kuru, devasa pille çalışan bir- iki radyo daha getirilmiş. Köyün haberleşmesi ise daha çok köyün ziyaretine gelen misafirlerden elde edilirmiş. Bilhassa Suriye’den olmak üzere çok sayıda ziyaretçi gelir ve Cuma gecesi ziyarette kalırlarmış, kesilen adaklar bulgur pilavıyla birlikte köyden katılanlarla birlikte yenirmiş. Ziyaretçilerin getirdiği at ve eşekler köy gençleri tarafından sulamaya götürülür, Sulama esnasında bazı kazalar kol kırılma hadiseleriyle sonlanırmış. Tabi köyün deneyimli kırıkçısı ve ebesi her dönem mevcuttu.

1930’lu yıllarda köyün okulunda üç sınıf varmış, daha sonra beşinci sınıfa kadar eğitim verilmiş. Birinci sınıfta Eski Türkçe, Türkçe, Arapça ve Fransızca olmak üzere dört tane dil dersi varmış. 1950’li yıllarda öğretmen sayısı 12’yi bulmuş, köy de altın yıllarını yaşamıştı. Köyde 3-4 tane yemeni tamircisi varmış, bunlardan biri yeni yemeni imalatı yaparmış. Yedi civarında bakkal, 2 adet nalbant, birkaç tane berber varmış, berberler Aynı zamanda diş çeker ve kan alırlarmış. Bazen nalbantlar da diş çekerlermiş. Tahta biçen marangozları da unutmayalım.

Demirden yapılmış üçayak üzerine kazan konularak yemek ve sabun pişirilirmiş. Üçayak bazı yerlerde sac ekmeği yapmakta kullanılır, ama Şenköy’de bu adet yoktur. Sadece tandır ekmeği yapılır. Tandırda yakılan çalının közleri orta kısımda toplanır, ısınan tandırın toprak duvarları üzerine ‘kerra’ denilen yastığa benzer bir aparatla hamur yapıştırılır, pişen ekmek toprak duvardan ayrılır ve elle alınarak kabına konur. Koca denilen topraktan yapılmış bir ocak içinde yakılan küçük ağaç parçalarının ısısıyla tenceredeki, yemek pişirilirdi. Ayrıca volkanik iki yuvarlak taş arasına konulan buğday ya da mercimekten bulgur, un vs elde edilirdi. Ahi adetlerinden olan arifane Şenköy’de hörfene adıyla yer bulurdu. Bunun gençlerin ahlaken iyi yetişmelerinde önemli katkısı olmuştur. Gençler akşam toplantıları için ya aralarında para toplarlar, ya da gıda maddesi katkısında bulunurlardı. Yumurta ve benzeri birçok yiyecek yenilir, en son sıra künefeye gelirdi. Köyde bir künefe imalatçısı olduğunu düşünürsek, köyün kültüründeki önemini anlarız. Gündüz gençler künefeciye un götürerek bunu tel kadayıf halinde geri alırlar, pişirme işlemi ise gece yapılır… O yıllarda kelle şeker adı verilen bir şeker türü ve pekmez tatlandırıcı olarak kullanılırmış.

1930’lu yıllarda erkekler de genellikle entari giyerlermiş, 1940’lardan sonra entari yerini şalvara bırakmış. Şetere entari, belde kuşak, başta ise arakçıl denilen püsküllü bir şapka giyilir; evli erkekler ayrıca sarık takarlarmış. Kadınlar başlarına hücüp denilen fes gibi altın takı koyarlar, üstüne fes ve yağlık sararlardı. 1890’lara kadar kadınlar ‘üç etek’ denilen bir entari giyerlermiş. Köyün genç kızları mayıs ayında, sarı batbal çiçekleri açtığında seyrana giderler, geri dönüşlerinde kanlı kaya denilen yerde köyün erkek gençleri beklerlerdi sarıçiçeklerle dönen kızlar arasından nişanlı seçerlerdi.

Türbe kitabesinde “Samedana bedel, Savranlı Şeyh Ahmed’in makamına kim iltica ederse Allah’ın izni ile pişman olmaz” yazısı ve halveti türbesi olduğu yazısı vardır. Ayrıca aynı kayıtlara göre Osmanlı döneminde Şeyh Farisi, Şeyh Ahmed Efendi, Mehmet Sadık bin Mustafa, İbrahim bin Mehmed adlı kişilerin de türbeye görevli olarak atandıkları görülmektedir. Şeyh Ahmet Kuseyri’nin babası Şeyh Abdurrahman 1446 yılında Türkistana 50 km mesafede Orta Asya’daki Savran Şehrrinden gelmiştir. Köyün daha önceki adı (Mızrabo) olan Şeyh Köyü’ne yerleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın da onu İstanbul’a davet ettiği anlatılır. Köyün adı daha sonra Şeyh Köyü olarak anılır. İsmet İnönü’nün ziyaretinde adı Şenköy olarak değiştirilir.

Aslında Halveti tekkesinin ilk yerinin köyün üst tarafında, Yayladağ yolunun geçtiği yerde bulunan Hırbı mıntıkası olduğu ve ilk göçlerin önce buraya geldiği, daha sonra aşağıya, şimdiki yerine taşındığı rivayet edilir.

Şeyh Ahmet Kuseyri Alevi Sünni ayırt etmeden topraklarda insanları istihdam eder. Bu nedenle köyün güney doğusunda Aleviler otururdu mezarlığın güneyi Alevilere aitti ve çok güzel Türkçe konuşurlardı. Ayrıca o günkü çiftlikler bugün birer köye dönüşmüştür. Köyün 1400’lu yıllardan önce ortasında kale olduğu ve bu kalenin taşlarından cami, türbe ve çevredeki evlerin yapıldığı rivayet edilir. Aslında Şenköylülerin kültüründe taş ustalığı yoktu ve inşaatları yabancı bir usta yapmış. Ayrıca evlerin bahçelerinde ağaç diplerinde Selçuklu dönemine, 11. yüz yıla ait işlemeli taşlar bulunmaktadır. Çaksına, Yoncakaya, Karsabul, Şurmacık, Haynı, Çayır gibi köyler Şenköy’ün arazileri üzerindeki çiftlikler iken şimdi bağımsız birer köy olmuşlardır. Bölge birçok etnik guruptan insanın ortak yaşadığı bir coğrafya haline gelmiş, köye yerleşenler arasında birçok Türkmen aşireti köy nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktaymış.

Laskiye kervanı Antakya’ya giderken burada geceyi geçirir ve sabah Antakya’ya yola çıkarlardı. Pınar, önceleri daha yukarıdaymış. Ceni yakınlarında bulunan Burç Kalesi’nin taşları sökülerek şimdiki pınar inşa edilmiş. Fransız jandarması bizzat inşaatı organize etmiş. İnsanlar testilerle içme sularını bu pınardan taşırlarmış. Ayrıca evlerin çoğunda kuyular vardı. Pınardan akan su köyün ortak havuzunda toplanır ve buradan da bostanlar sulanırmış. Şimdi bu havuzun yerinde buğday serilen düzlük bulunmakta… Pınarın önündeki dere yatağından Cinene denilen mıntıkaya doğru 200 metre inildiğinde köyün değirmeninin kalıntılarına rastlanılır. Sadece birkaç tane pınar varken bugün her eve su ve kanalizasyon hizmeti gitmiştir.

Gelinler savayi ve hindiye kumaşları (Çizgili bir kumaş) ile topuğa kadar etek giyerlermiş. Başlarında fes, yağlık, yazma, üstlerinde sırmalı sako ceket, ayaklarında kırmızı yemeni, bulunurmuş. Bir şişe içinde bulunan pembe bir yağla zülüfleri yağlanırmış. Damatlar iki etekli entari, kırmızı sırmalı yün kuşak, arakçıl şapka, kırmızı yemeni, mavi beyaz çorap giyerlermiş. Bayram yemeği içli köfte, şişberek, kızartma oruk, nadiren pirinç pilavı yapılırmış. Bayramlarda küçükler büyüklerin elini öper, “Gelecek bayramda Cebeli Arafat’ta olursun inşallah.” derlermiş. Büyükler de, “İnşallah sağlıkla askere gidersin, evlenirsin, çocuklarını analı babalı büyütürsün. Allah sizi acıtmasın” diye dua ederlermiş. Ayrıca ‘kuvvat ola’ diye selamlaşmak Şenköylülere mahsustur. İnsanların çoğunun eline sadece bayramda et geçermiş.

Yavus Sultan Selim’in Rumeli Beyler Beyi Ordusu’nun Şenköy’de konakladığı ve bazı askerlerin savaş sonrası buraya yerleştiği söylenir. Bre kelimesinin bu nedenle bu toplumda kullandığı söylenir. Anadolu Beyler Beyi Ordusu’nun da Yayladağı’na yerleştiği söylenir.

Aslında köyün kaderi Osmanlının kaderinden farklı değildi. Şartlar gittikçe zorlaşmıştı, seferberlik ve sonraki yıllar son derece ıstıraplı geçmişti. Buna rağmen insanlar birbirlerine son derece büyük bir sevgiyle bağlıydılar. Mutlu olmak için yeteri kadar sebepleri olduğuna inanıyorlardı.

Antakya’nın 1990 yılından sonraki büyüme oranını 2015 yılında Şenköy’e uygularsanız, o yılda 25-30 bin nüfuslu bir şehir olması gerektiğini görürsünüz. Biz şehirleşme deyince şehre göçü anlıyoruz, halbuki şehirleşme daha çok köyleri şehirleştirmekten geçer. Bugün köyün tarihi eserleri ve sit alanları yenileştirilmiş durumda. Bu, ölüm döşeğindeki Atatürk’e Savarona gemisini almaya benziyor.

Birçok ülkede eski hayat tarzını muhafaza eden, turistlerin kaldığı müze evler vardır. Neden biz çiftliklerin birini böyle dizayn etmiyoruz; karasabanıyla, döveriyle, orağıyla, toprak damlı evleriyle, loğ taşlarıyla, değirmen taşlarıyla, atlarıyla, ambarlarıyla… Belki can çekişen Şenköy ve çevresini kurtarmak için bu bir adım olur…

Sağlık ve Esenlikler

hasmetkolagasi@hotmail.com

Whatsapp İhbar Hattı

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Hit Abone Ol