Reklamı Geç
Antiochia Gurme
Expo2021Hatay
Cemali inşaat
Görsem Anaokulu
Zülfiyar

Zülfiyar

Mail: yilmazsuleyman@yahoo.com

Enes Kara’dan z-kuşağını okuyabilmek…

 

Enes Kara’dan z-kuşağını okuyabilmek…

Süleyman Yılmaz1

Enes Kara’nın talihsiz ölümü, böyle bir ölümü tercih edişi, her hassas yurttaş gibi bizleri de derinden etkiledi. Bir eğitimci, bir ebeveyn, Enes Kara’nın bir hemşehrisi olarak bu olaya üzüntüm katlamalı oldu. Neden böyle oluyor? Neden bu gençler hayatının baharında o güzelim canına kıyıyor? Neden onlar bize, biz onlara ulaşamıyoruz. Dertleşemiyoruz, hayatı birlikte paylaşamıyoruz?

Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mine Mengi bir konferansında; “Biz büyükler olarak çocuklarımıza acıkmadan yemeyi, üşümeden giymeyi temin ettik. Ama gerçek hayatla başa çıkabilecek donanımı kazandıramadık” demişti. Bu sözler tipik z-kuşağının tarifiydi aslında. Hani o muhafazakâr mahallenin kocaman harflerle, savruk, vurdumduymaz, nemelazımcı, farkındalık duygusundan uzak, tatminsiz, doyumsuz, biraz deist, biraz da ateist diye damgayı vurup, itelediği kuşak! Aslında çok tanımadığımız, bilmediğimiz, ilgilenmediğimiz, ihmal ettiğimiz kuşak.

Enes Kara ve benzerlerinin ölümü kamuoyunun ıskaladığı, sebepleri zahiri, yüzeysel kaynaklarda aradığı bir malzeme oldu hepimize. Bir dönem Eğitim Fakültesinde dezavantajlı köy okullarını ilgilendiren pek çok toplumsal projede birlikte çalıştığımız hayat dolu, heyecanlı bir öğrencimiz vardı; Seda Önalmaz. En son görüşmemizden beş altı aya sonra kaldığı yurt binasının dördüncü katından kendini boşluğa bırakıp, hayatına son verdi. Günlerce tesirinde kalmıştım. Hayata son vermek, hiçe saymak, kendinden vazgeçmek kolay bir yol, kolay bir tercih değildir, aslında. Hele hele onca insanın dünya için kendini harap ettiği, dünyayı alabildiğine sevdiği, harap ettiği bir halde. Çok değil, 2021 Kasımında Erciyes Tıp Fakültesi öğrencisi Kayseri Talas’ta kendini viyadükten attı ve hayatına son verdi. Yine 2021 Kasımında Aksaray Fen Lisesi öğrencisi girdiği bunalımdan kendini evinin balkonundan aşağı attı ve hayatına son verdi. Ailesi, özellikle doktor olan babası perişan oldu, sinir krizleri geçirdi. Son örnek bir hafta önce Elazığ’da Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara’ydı. Hepsi benzer gerekçeler, hepsi mesaj yüklü notlar ve video çekimleriyle bu tercihi gerçekleştirdi. Evet, onlar bizim çok sevdiğimiz, perestij ettiğimiz hayatı sevmediler, tatminkâr bulmadılar, gönüllerindeki boşluk onları böyle bir tercihe çekti. Hepsi prestijli okullarda okuyordu, hepsinin yaşasaydı belki parlak bir geleceği olacaktı.

Bilim insanları madde boşluk kabul etmez, derler. Sadece madde mi, duygular da. Genç dimağlar hayatın kendilerine yüklediği ağır bedelleri kaldırmakta daha talihsizler. Çünkü hayatla başa çıkabilecek, duygularını kontrol edebilecek tecrübeleri yoktu. Suçu ister ebeveyn ilgisizliğine, ister çocuğun içinde bulunduğu şirazesinden çıkmış habitusa verelim, hiçbirini geri getirmeyecek. Belki bundan sonrasına ne yapılabileceğini düşünmek gerekecek. Evet, biz ebeveynler olarak bu z-kuşağının mensubu olan gençlere her şeyi belki sağlıyoruz, ama onlarla duygusal bağ kuramıyoruz. Onların çekildikleri odalarında kendilerine has kurdukları

dünyadan çıkarıp, yanı başımızda sohbetimize, konuşmamıza dâhil edemiyoruz. Hangi mal varlığımız, hangi sunduğumuz imkân, hangi kariyer planlamamız elimizden kayıp giden bu gençleri tercihlerinden alıkoyabilir? Onlar teknolojiyi çok iyi kullanıyor, bizim basmakalıp dünyamızın dayatmalarına aldırmadan araştırıp, soruşturuyor, eleştirel düşünüyor. Ha kendilerini ifade etmede belki üslup sorunu yaşıyorlar. O da kendilerini izole ettiği ortamdaki networkuna dâhil ettiği akran paylaşımlarından edindiği bir tavır. Ne yapacağız? Onları kendi el yordamları ile oluşturduğu bize göre karanlık olan kaosun, keşmekeşin dehlizlerinde yalnız mı bırakacağız. Kesinlikle hayır! Biraz bizden, biraz onlardan bir orta yolda buluşacağız. Hayatlarına tat olacağız, tuz olacağız. Kararlarına ortak olacağız. Sabırla anlayamaya, öğrenmeye çalışacağız. Biraz bize zor gelecek, ama dönem ve malzememiz bu.

Basında ve sosyal medyada Enes Kara sonrası pek çok insanın oklarını cemaatlere çevirdiğini gördüm. Kim ne derse desin, hangi kanunu çıkarırsa çıkarsın, cemaatler bu ülkenin bir vakıası, bir gerçeğidir. Burada zaruret hâsıl oldu yenilemeliyim. Öteden beri cemaatin tanımının iyi yapılması gerektiğini savunurum. Uhrevi hizmetlere yönelik olmayan cemaat, cemiyetleşir. Devlet içinde güç merkezi haline gelir. Eğer bir cemaat, seküler düzen içinde dünyevileşirse, holdingleşirse, devlet içinde devlet olursa, mevcut yasalarda önüne geçilmelidir. Bu konuda en iyi araştırmayı gazeteci Ruşen Çakır ve Emre Aköz yapmıştı. Onların yazıp, çizdiklerini okumamız gerekir. Diğer türlü koro halinde istemezük, kapansın naraları atmak, ülke gerçeğinde eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu konuda demokrat ve liberal düşünenlerdenim. Devlete ve millete zararı olmadığı sürece hiçbir bireye, gruba ve düşüncelerine müdahil olunmasını doğru bulmuyorum. Ülkemizde pek çok dinin, mezhep ve meşrebin kendine ait cemaatleri var. Bu tüzel gruplar da vergi veriyor, seçme ve seçilme hakkını kullanıyor. Seçim zamanı her siyasi parti temsilcisi ilk önce onların kapısını çalıyor. Film ve müzik şirketleri, yaptığı eserlerle (!) doğrudan onların piyasasına hitap ettiler. Hatırlayalım, merhum Demirel, merhum Ecevit, Hikmet Sami Çetin, Tansu Çiller, Yıldırım Akbulut, Bülent Akarcalı, Cemil Çiçek, Muhsin Yazıcıoğlu, Namık Kemal Zeybek, Vehbi Dinçerler, Nevzat Yaçıntaş, Agâh Oktay Güner, Ali Kırca, Recep Tayyip Erdoğan, merhum Toktamış Ateş, Cengiz Çandar, Taha Akyol, merhum Hayrettin Karaca, merhum Barış Manço, Mim Kemal Öke ve Müzdat Gezen vesaire gibi cemaatlerden ödül almadılar mı?

O nedenle bu tür mülahazalar, genellemeler, hedef tahtasına koymalar doğru değildir. Sorunun kaynağını doğru adreste aramak gerekir.

Antikya

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
istanbul oto gaz