Reklamı Geç
Fima Oto Durmuş Yıkar
Nissan Arslanoğlu’ndan son fırsat!!
Ceviz Ticaret
Güler Tekstil Acil Kıyafet
HÜLYA İSKİFOĞLU

HÜLYA İSKİFOĞLU

Mail: [email protected]

GÜNDEME BAKIŞ

 

GÜNDEME BAKIŞ

 

Başlamanın bir başlangıç olmadığını bile bile, yine sondan başa doğru yol alıyor düşüncelerim.

Akışta olan düşünceleri bir başlangıca dayalı varoluşa indirgemek, söylenecek sözlere başlamanın en kestirme yolu olsa gerek. Ya da söylenecek çok söz varken söze tam da nereden başlasam dediğiniz ne başlangıç ne de son olacak bir ‘nokta’. Tıpkı söylenecekler ile sustuklarımızın sonsuzluğu gibi… şimdi bu sonsuzluğa tutunup gündemi irdelemek hiç içimden gelmese de söze; Stefan Zweig ‘ın “Bilinmeyen Bir Kadınının Mektubu” romanından, “ Sevgilim, sen beni hiç mi hiç tanımadın” cümlesinin sıkça tekrar edildiği ve seçim zarfı misali hiçbir isim belirtilmemiş zarfın üzerinde “ sana” beni hiç tanımayan “sana yazdım” cümleleri ile başlangıç yapmak abartı olmaz sanıyorum.

Sonra, sosyolojik bir döngüde tekerrür eden sonuçların sanki alışılmış olan her şey için; ‘gerçekten olması gerektiği gibi mi?’ Diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Karanlıkta olanın hiç fark edilmeyişi değildi aydınlığa olan tutku … Öyle olsaydı ne karanlık hep karanlık, ne aydınlık hep aydınlık olurdu son tahlilde. işte Stefan Zweig’ın romanından konu aldığım bu mektubu diğerlerinden ayıran ve okunası kılan gizem, bir seçim zarfı gibi mektubun isimsiz oluşu ve kimden geldiğinin bilinmeyişiydi.

Yıllarca hissedilen kuru bir hayranlığın, aşka ve tutkuya dönüşümünün birikmiş mührüydü.

Sitem edercesine satırlara yansıyordu her cümle adeta. Ben seni yaptığın her işte, her şeyde büyük bir hayranlıkla takip ederken, ‘sen beni hiç mi hiç fark etmedin’ diyordu Zweig’ın merakla okuduğu mektup!… onca mektubun arasından isimsiz gelen bir zarftı dikkatini çeken ve mektubu okunmaya değer kılan.

Sözün özü, hayranlık duyulan kahraman, onca bilinenin arasından, geç de olsa büyük bir şaşkınlık ve hayret ile bilinmeyeni okuyordu en nihayetinde… ‘geç de olsa bilinmeyeni okumak, bir fark edilmeyişi fark etmek’, kısmi olarak bir fayda sağlar mıydı gerçekten? Bu fark etmeyiş, gerçekten bir fark edilmeyiş miydi? Yoksa bitmekte olan bir hikayenin son satırlarını tamamlama girişimi miydi?...

Bu bir muamma olsada, şimdi bu söylemlerimi aklımın bir köşesinde tutup gündemi başka bir açıdan irdeleyecek olursam; toplumları fermente etme arzusu ile dünyaya maya çalanların ihtirasları sonucu ve buna bağlı meydana gelen değişim ve dönüşümlerde bu çürümelere maruz kalan; aynı minvalde ‘bilinmeyen, fark edilmeyen toplum’ değil midir?

Ana kaynağı inanç ve değerler olan toplumun ve bu kaynağa bağlı diğer bütün yaşamsal hakların ayırım yapılmaksızın bir bütün olarak kaale alınması; düzen ve refahı sağlayacak diğer

bütün kurumların bu düzlemden yaşama yansıması, bu görünmezliği ve fark edilmezliği ortadan kaldırmaz mı?

Kayalarda tuzun kokuşması ve çürümesine eş değer, telafisiz bir tutum değil midir, fark edildiği vakit hayretle bilinmeyeni tanıma merakı uyandıran.

Oysa ki telafisi yoktur çürümenin… bu çürümüşlük ile devam eder karanlıkta kalan her şey. Sahih bir feraset ile okumak gerek toplumu… ana kaynağını malzemeleştirmeden, aşındırmadan… iyi tanımak gerek.

Aksi takdirde tanınmayan bir toplumun mektubu geçte olsa sizlerde bir merak uyandırabilir vesselam!…

 

 

Diva Otel

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Güneyler