Reklamı Geç
Güneyler
Lufian
Musullu Ticret
Dilan Polat
Dr. Muhammet KEMALOĞLU

Dr. Muhammet KEMALOĞLU

Mail: muhammetkemaloglu@gmail.com

MİLLİ EGEMENLİK

MİLLİ EGEMENLİK

Egemenlik (Hakimiyet); egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik, manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır, iç hukukta en üstün kudreti, milletlerarası hukukta da bağımsız bir gücü anlatır.

Millî egemenlik ise; bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.

Millî egemenlik düşüncesi; ilk defa XVIII.yüzyılda Fransız düşünürü Jean Jaques Rousseau tarafından ortaya atılmış ve bu yüzyılda, despot hükümdarlara karşı, fertlerin hak ve hürriyetlerini gerçekleştirip, teminat altına almak için girişilmiş olan mücadele ile başlamıştır.Ancak, bu fikrin ortaya çıkması yani halkın da yönetime katılarak, hükümdarın gücünün sınırlanması işi, 1215 tarihli Magna Carta'ya kadar dayanır.

Millî egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Millî egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir.

Millî egemenlik, millet iradesini hakim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik ülkelerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar.

Millî egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını değiştirebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptir. Atatürk’e göre egemenlik, devlet kavramının özünde var olan. Siyasi bir nüfuz olup, milleti dışta temsil ve başka milletlere karşı savunma yetkisini içeren bir güçtür. Atatürk, millî egemenliği ise; bağımsızlık ve demokrasi olarak algılayarak, emperyalizme, istibdada ve esarete karşı, milletin haklarını savunmak olarak değerlendirmiştir. Ayrıca Atatürk, millî egemenlik mefhumuna Türkün ve kendi yüksek fikirlerinin damgasını vurarak hareket etmiş ve bu kavramı ı/ah ederken de millete ve milletin fikrine ağırlık vererek, bunun üzerinde ısrarla durmuştur

Türkiye'de millî egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının eseridir. Bugünkü, Birinci Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını kağıt üzerinde paylaşmışlar ve Türk Milletinin siyasî varlığına tamamen son vererek, üzerinde yaşadığı bin yıllık vatanını ufak bir bölge dışında elinden almışlardı. Dolayısıyla bunun tabiî bir sonucu olarak, l Kasım 1918'den itibaren Türk vatanının bazı yerleri işgal edilmiş, Türk ordusu dağıtılmış ve ülke içinde çeşitli ayrılıkçı örgütler ayaklanmalar başlatmışlardı.

Memleketin içinde bulunduğu bu durum karşısında, ilk önce Anadolu ve Trakya'nın çeşitli şehir ve kasabalarında yaşayan vatansever kişiler tarafından, Müdâfaa-i Hukuk adı altında direniş cemiyetleri kurulmaya başlanmıştı. Ancak, temelde vatanı kurtarma amacıyla kurulan bu cemiyetler, farklı düşünceler sebebiyle, dağınıklık içinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla, bu güçleri birleştirerek, millî ve genel bir uyanış yaratacak mücadeleyi başlatmak gerekiyordu. Tam bu sırada, Türk Milletinin tarihî karakterine ve yıllarca süren siyasî gelişmelere uygun bir ses yükseldi. Mustafa Kemal Paşa, bu durumda millî egemenliğe dayalı, bağımsız, yeni bir Türk Devleti'nin kurulmasından başka bir kurtuluş yolunun olmadığını ortaya koydu.15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden bir gün sonra, 9.Ordu Müfettişliği görevine atanan Mustafa Kemal Paşa, karargahına aldığı bazı arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan Anadolu'ya hareket etti. Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte de, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, millî egemenliğe geçiş süreci başladı. Çünkü Atatürk, Anadolu'ya ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, millî egemenlik prensibini gerçekleştirmek amacıyla hareket etmiştir. Bu dönemde millî, dinî ve Avrupaî fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da, tek irade, tek devlet, tek egemenlik, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek millî egemenlik prensibini uygulamaya çalışmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye'de millî egemenlik prensibinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını, söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken, Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur. O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "...Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." 22 Mayıs 1919 tarihinde, Sadâret Makamı'na gönderdiği bir raporda; "Millet yek vücut olup, hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir." şeklinde ifadelere yer vererek, milletin birlik ve beraberliği ile egemenlik ilkesini, Millî Mücadele'nin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretlerini vermişti.4-11 Eylül 1919 tarihlerinde çalışmalarım sürdüren Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklalimizin temini için Kuvâyı Milliyeyi amil ve millî iradeyi hakim kılmak esastır." denilerek, Erzurum Kongresi'nde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesiydi.

Türkiye'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çalışmalarına başlamasıyla fiilen gerçekleşmiş olan millî egemenlik prensibi, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir ifadesinin Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece, millî egemenlik ilkesi, Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel unsurlarından birisi haline gelmiştir. Bu ilke, devlet yönetiminde en üstün gücün millete ait olduğunu ortaya koyması sebebiyle, cumhuriyetçilik ilkesini bütünler.

Günün Önemli Manşetleri

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Değer